George Floyd ve diğerleri

Ulus-devlet, meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir. Devlet politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel veya etnik bir varlıktır. (Vikipedia)

19. yüzyılla başlayan ulus-devlet dönemi kendi kimliğini oluştururken kendi yüceliğine üstünlüğüne vurgu yapar. Her ulus, kendi üstünlüğünü sunarken kendi sınırlarını kutsal denecek kadar özel sayar. Bu sınırın bir yabancı tarafından ihlal edilmesi ölümle sonuçlanabilir ve bu meşrudur. Aynı dili konuşmadığı kişilere her türlü tedbiri alma hakkı vardır. Başka bir devletin ise buna karşı çıkma hakkı yoktur. 19. yüzyılla başlayan bu ulus-devlet modeli çerçevesinde tarihe baktığımızda dünya genelinde birçok ülke etnik temizlik yapmıştır.

Bugün itibarıyla kapitalizmin tüm nimetlerinden faydalandığımız sosyal medya ve iletişim ağları sebebiyle bu tür girişimler çabuk deşifre edildiğinden toplu soykırımları ve ya sosyal ya da kültürel tüm imhaları yapmak o kadar kolay bir seçenek olmuyor. Tabii bu demek olmuyor ki ulus-devlet modeli ve politikası değişsin. Şekil değiştiren bir sistemden bahsediyoruz. Politikasını her koşulda yürürlüğe sokabilen bu oluşum, psikolojik ve stratejik tüm argümanlarını bir silah olarak kullanmaya devam eder. Kanunlar ya da yasalar bu ulus-devlet dönemi içerisinde sadece renk tonunu değiştirir. Artık renk kırmızı değildir de daha yumuşak görünen pembedir. Pembe; kameraların olmadığı alanlarda darp, tehdit, ölüm, tecavüz ve hırsızlıktır. Bizzat her devletin kendi politikası çerçevesinde yapılan bu denetimli pratikler kısmen kontrol altına alma, çoğunlukla ise salıverilme ile sonlanır. Yaşanan her olay hızla unutturulur çünkü yeni ve çok ses getiren başka bir olay gündem olur. Bunların hepsi olmasa da çoğunluğu stratejik olarak hesaplara tabidir.

Tüm hesaplamalarla beraber kapana kısıldığımız bir karantina sürecinde birçok insanın evine hapsolduğu bir süreçte ne kadar kötü bir şey yaşayabiliriz ki? sorusu çocuk masumiyeti zamanlarında kaldı. Daha ne kadar kötüsü olabilir ki? dediğimiz her an daha da kötüsü oluyor. Dünya genelinde bahçelerinde, kapılarının önünde oturan insanlar darp ediliyor, maske zorunluluğuna uymayan kişiler ayarsızca şiddete maruz kalıyor. Tüm insan ilişkilerinin tahammülsüzleştiği, tansiyonun fazlasıyla yükseldiği (aslında bilinçli olarak yükseltildiği) asla sonuç vermeyecek kararların azizliği ile müthiş bir ırkçılık ve potansiyel katillik devlet yoluyla yaşamımıza empoze ediliyor. Karşıt bir görüşü savunmak bir yere dursun, kendini ifade etmek dahi sosyal mecrada tutuklanma sebebi sayılan bir coğrafyada korku dayatması altında fikrin ve kişinin hak ve özgürlük sınırlarına bir ırza geçme eylemine dönüştü. Söylenebilecek her şeyin hakkında ve aleyhinde bir sonuç getireceği düşüncesi ile kişisel ahlakından ve sahip olduğunu düşündüğü her şeyi kaybedeceğinin korkusu ile hareket eden büyük çoğunluğun vicdanı siktir edip sadece ayakta kalmaya odaklandığı bir hiyerarşi içinde devam ediyoruz. Yer yer sesimiz çok yüksek çıkıyor ama sadece bir sure…

Gezi Direnişi ile övünen, örnek alan, içinde yer alan, savunan herkesi değerli bulmakla birlikte artık ulusal bayramlar gibi anmalara çevrilmiş paylaşımları ise çok sahte buluyorum. Eylemin içeriği, sesi ve gücü tartışılmaz bir netlikle ortada duruyor. Fakat iyi analiz edelim yıllar içinde devlet parka yine istediği gibi sahip oldu ve Taksim bir beton yığınına dönüştürüldü. Biz ise her yıl aynı zamanlarda bir foto ile anı sabitliyoruz. Öldürülen gençlerin isimleri etiket haline getiriliyor. Herkes saygı duyuyor, çok güzel. Ne kadar? Yılda bir kez. Ülke genelinde bu saygıya tabi olmayan birçok kayıp yaşanıyor bu sırada. Ona da geleceğim ama öncesi şu boş imajinasyonu iyi okumak gerekiyor çünkü Amerika’da her yıl 11 Eylül olaylarını (bir gün ve bir fotoğrafla) bu basitlikte anıyor. Aynı basitliği günümüz çerçevesine hashtaglerle ve paylaşımlarla süsleyerek devam ediyorsunuz, ediyoruz ya da…

Geçen hafta çok kötü bir şey oldu. George Floyd, Minneapolis-polis memuru Derek Chauvin’in 8 dk. 46 saniye boyunca George Floyd’un boynuna diziyle çökmesi nedeniyle öldü. 5 dk. boyunca 16 kez nefes alamıyorum diyen George’u asla umursamayan polis, işinden zevk alan soğukkanlı bir katil gibiydi. The New York Times’ın 1 Haziran’da yayınladığı görüntüleri izlerken öfke nöbeti geçirir gibi titredim. Bu benim ilk titremem değil ama video boyunca aynı cümleyi tekrarladım: İnsan olmak neden bu kadar zor? Bu cümleyi yaşadığım onca deneyim ve bu coğrafyada olmanın lüksü ile yıllardır sürekli tekrar ediyorum. Fakat bundan daha kötü daha iğrenç ırkçı saldırılara da şahitlik ettim. Daha kötüsünü gördüğüm için buna şaşırmamak beni deneyimli kılmıyor, iyi ki… Alışmak; hissiz, tabii olmuş, duyarsız, ruhsuz ve kötü bir insana dönüşmek tam bu andan geçiyor. 2015te ülke genelinde yaşanan patlamalar ve akabinde söylenen “Alışacaksınız” söylemini unutamıyorum. Alışmadım, alışmayacağım, ben insanım. İnsani duygularımı köreltmeyeceğim. Videoyu başa alıp bir daha izliyorum, telefonu ile yoldan geçen bir vatandaşın duruma müdahale etmesi için çırpınıyorum. Kimse etmiyor, edemiyor. Önünde dikilen polis memurunu kimse psikolojik olarak aşamıyor. Özgürlükler ülkesi olan, adına şarkılar yazılan Amerika’da, kimsenin kimseye dokunma hakkı olmadığı bu ülkede iki polis orantısız güç gösterisini savunmasız biri insan üzerinden gerçekleştiriyor. 

Dün Twitter’da aklıselim olarak bu durumun içinde nasıl düşünülmesi gerektiğini vurgulayan bir tweete rastlıyorum diyor ki: “Kapitalizmi Sömürgecilikten ayrı değerlendirebilmek imkansız. Sömürgecilik de doğası gereği ırkçıdır. Irkçılık kapitalizmin bir parçasıdır. Alt gelir grubu Beyazlar, ırkçı olmaya devam edecekler. Bu açıdan baktıkça da asıl hadiseyi, yani sınıf savaşını fark edemeyecekler.

Hadi bunu bize uyarlayalım: Kültürel farklılıkları bir kenara bırakırsak çok benzer bir ırkçılığı beslediğimizi ve bunu her gün yaşattığımızı görmemek körlük olur. Siyah ve Beyaz’ın sorunu bizim coğrafyamızda dil, köken, görüş ve inanç olarak her gün birçok can alıyor. Fakat körlük büyük ölçüde bizim ülkemiz için sahih değil, aksine seçimdir. 

Bu körlük içinde bulunduğum sanat alanı ya da tüm sahne sanatlarını kapsayan bir seçimdir. 2 Haziran’da tüm İnstagram hikayelerini kendi içinde yas ilan ederek hashtaglerle donatan #blackouttuesday paylaşımları şaşırtmamakla birlikte itici geldi. Kınamıyorum, yargılamıyorum ama tam da üstte alıntıladığım tweetin içeriği doğrultusunda kendi coğrafyasında olanlara konumundan ötürü görmezden geldiği bu anlayışla Amerika’daki ırkçı ayrımcılıkla ilgili paylaşımlarınla tam olarak kimi özgür kılacaksın? sorusunu sorarlar insana. A ülkesinin devlet opera çalışanı olsan da B ülkesinin devlet destekli oyuncusu olsan da C ülkesinin Oscarlı oyuncusu olsan da seni özgür ve vicdanlı kılacak şey bu paylaşımın olmayacak. Klavye şovunun sunduğu özgüven ve yanındakini yok sayıp uzaktakine empati popülarizmi, evrakta sahtecilik gibi duruyor. Benim için bahsi geçen tweetteki alt gelirli beyazlar, kendi içinde bulunduğum ülkenin sanat icracılarıdır. Okuyan, dans eden, sahne alan, müzik yapan beyazlardır. Şunun da altına çizeyim: George Floyd paylaşılmalıdır! Dünyada ırkçılığa maruz kalmış her durumun  ve kişinin vicdanen sesi olunmalıdır. 

Ama görmezden geldiğin Kemal Kurkut, Mehmet Ayvalıtaş, İbrahim Layık gibi isimler kendi ülkende olup bitenlere karşı başka bir ırkçılığın tavrıdır. İsimleri say say bitiremem çünkü bu ülkedeki bütün isimler, tek bir storyde birleşse buradan Amerika’ya yol olur.

Siyah ya da beyaz, Türk ya da Kürt. Koyu katolik bir Hristiyan ya da Yahudi bir Musevi. Alevi ya da Sünni. İçinde bulunduğun toplumun ırkçı söylemlerine, davranışta ve yaşayışta vicdanen ses olmadığında #blackouttuesday bir şovdan ibaret kalır.

Kendi coğrafyasına Amerikan rüyası gibi uzaktan bakanlar asla özgürleşemez, özgürleştiremezler.

Büyük sınamalardan geçtiğim bu iki yıl boyunca sindirmeden üstünden geçtiğim çok az şey oldu. Bayraklara, uluslara, inançlara, unvanlara ve liderlere olan inancım bitti. Bu sebeptendir ki bu minvalde gördüklerimi ciddiye alamıyorum. 

Lars Svendsen’in “Kötülüğün Felsefesi” kitabından sevdiğim bir alıntı ile bitiriyorum.

Özgür irade olmaksızın, ahlaki kötülük kesinlikle var olmazdı.”

Yeşim Coşkun

tey tey

“Etik doğru davranışlarda bulunmak, doğru bir insan olmak, ve değerler hakkında düşünme pratiğidir. Etik terimi Yunanca “kişilik, karakter” anlamına gelen “ethos” sözcüğünden türemiştir.

Her ne kadar birbirlerinin yerine kullanılsalar da ahlak ve etik farklı kavramlar olarak değerlendirilebilir. Etik daha çok felsefenin bir alanı olarak doğru bir biçimde yaşamaya dair yapılan tartışmaları ve bu alanda geliştirilmiş iddiaları kapsarken, ahlak toplumsal kabuller, gelenekler, varsayımlar, kurallar ve yasalar üzerine kuruludur. Elbette bu kavramlara dair tartışmalar birbirlerine dair iddialarda bulunmaktadır.”

Wikipedianın etik açılımıı bu. Farklı bir çok kaynağında kendi tanımlamaları var ama bu yeterli diye düşünüyorum. Son cümlesi içinde kendi analizlerimi açmaya çalışacağım çünkü cümlenin içindeki “iddialar” kısmı önem arz ediyor. 

Sahi bizim kendi içimizdeki etik anlayışımız ne? Bu benimde bir çok yazımda sıkça kullandığım bir kavramdır. Bu sebeple yine alıntılar ve yaşadığım üzre pratiklerim üzerinden bir durumu açmayı tercih edeceğim. Toplumsal normlar ya da zorunluluklar aslında baskı kavramı daha doğru olabilir, yaşadığımız durumların tam olarak neresinde kalacak? Yara elzem değil fakat sessizce her anımızı kuşatan “olması gerekenler” listesi; “ayıp olmasın, biri bir şey demesin, hayırsız olmayalım kısımları yaşamımızla bir izdüşüm içinde diye düşünüyorum. Bundan her dönem duyduğum rahatsızlıkla birlikte birini atlatsam bir diğerinden yırtamadığım bugünlerde umursamazlıkla karışık bir sinir harbi ile gülüyorum. Yeni bir şey değil tabi ama bir hafta önce yaşadığım bir pratik olumlu anlamda bunu yazmaya beni yeniden teşvik ettiği için biraz analiz etme ihtiyacı duydum. Çünkü sitemle karışık doğru bir şeyi talep ettiğini düşünen herkes bu dayatmayı kendine hak görüyor, yetmiyor birde kırılıyor. Yukardaki tanıma göre bu ahlak kavramına giriyor.

Nihan Kaya’nın 2019’da İthaki yayınlarından çıkan “İyi Toplum Yoktur” kitabı günlük hayatta toplumun bireyi istismar biçimlerini konu alan “iyi Aile Yoktur” kitabının devamı. İçinde bulunduğumuz aile, çevre, arkadaş ve ebeveyn ilişkisi üzerinden şekillenen tüm toplumsal rollerini ters köşeye yatıran ve sorgulatan bir güzelleme ile yazılmış. Buradan bir kaç alıntı ile genişlemek niyetindeyim;

“ Tüm dünyanın toplanıp size bir şeyin ‘onurlu’ olduğunu söylemesi o şeyi onurlu yapmaz.” (Hislere tercüman bir cümle.)

Ne güzel dedin, görece bir çok kavram günümüz koşullarında uyulması gereken ahlak kuralları gibi ya da tırnak içinde etik budur gibi pişirilip pişirilp önümüze getiriliyor. Fakat bayatlamış bu yemeği midem yemeyi arzulamıyor açıkçası. Buna da güzel bir analiz getirmiş Nihan Kaya; “Birinin kendine ait bir midesi ve iştahı olduğunu kabul etmeyen biri, bir kalbi ve duyguları olduğunu da kabul etmeyebilir pekala. Böyle bir tavır da ya başkalarının sınırlarına saygı göstermeyen ya da kendi sınırlarını tacize açık tutan biri anlamına gelir.” (BİNGO)

Farklı tarihlerin birbirini izlediği tek bir olayın içinde bu durumu bizzat yaşadım. Belki zaman zaman hep yaşıyorum, yaşıyoruz da bu sefer çok ilgi göstermesemde dönüp dolaşıp konu yine beni buldu. Şaşırmadım çünkü, tamamlanmayan bir daire mutlaka döngüsünü tamamlamak için başladığı noktaya geri dönmek zorundadır. Çünkü geometrik bir şekli tamamlamak bunu şart koşar. Sadede geleyim;

Bir anmada sahne alıyoruz. 4kapı40makam’la sahnede olacağız. Kulis arkasında eski bir arkadaşla rastlaşıyoruz. Partnerimle sohbet ediyor ben ona doğru adım atarken bana yüzünü çeviriyor. Bu tavır karşısında şaşkınlığımla beraber diretmiyorum ve bana selam vermeyen biri ile konuşma arzusu içerisinde hiç bir zaman bulunmadığım için es geçiyorum ama sorguluyorumda. Çok sonra öğreniyorum ki annesi vefat ettiğinde onu aramadığım için bana kırılmasına karşı aldığı bir tavır imiş. Anlam vermekte zorlanıyorum ama yine de önemseyemiyorum. Birde 1yıl hatta bilemedin 2 yıldır görüşmediğim biri sonuçta. Görüştüğüm zamanların diyaloğu ise 5parmağımı geçmeyecek sayıda ama bu da değil sorun, zorundamıyım? Burayı geniş açacağım ama önce tamamlayayım. Aylar sonra hiçbir sosyal medya ağından takipleşmemize rağmen toprak damarı tutuyor ve fotoğrafımı paylaşarak etiketliyor beni. Yaman çelişkiler…

Gülüyorum, ortaya açık göndermeli ve mesajı net bir tweet atıyorum, hafiyeler hemen iletiyor. Sonra özelden çok kırıldığını üzüldüğünü yazıyor. Bende yanıtlıyorum. Magazin değil bu enteresan bir durum aslında. Basit bir isteğin dile geliş hali isterik ve dayatmacılık karşısında nasıl yeniden negatif ve itici şekillenir bunu izliyorum. Netflixt’en daha can alıcıı bir seyir sunuyor.

“Akla uygun iletişim, kendine saygı ile başkalarına saygının eşitliği üzerine temellenir.” Ben değil Jacques Ranciêre diyor, “Cahil Hoca” kitabında. Sahi saygıyı ne belirler? Ya da samimiyeti? 

Ben babam öldüğünde kimsenin gelmesini istemedim. Ne cenazeye ne de taziyeye. Çoğunlukla cenazelerde ve düğünlerde bulunmayı da sevmiyorum. Ha gitmiyor muyum? gittiklerimde var. Ama bu benim seçimlerim doğrultusunda senin bana baskı yapmanı haklı çıkarır mı? Ya da yakınlık ya da uzaklık durumlarımızı bir kenara bırakalım benim seçimlerime saygı istediğimde nasıl bir hak terazisine koyar seni? Tüm bunları da geçelim yüz yüze karşı karşıya rastlaşmış bir mekanda iken, madem varlığını önemsediğin ve yanında olmasını istediğin birine bunu trip atmak yerine söylemek daha doğru olmaz mı? İletişim bunu gerektirmez mi? Bunu nasıl karşılamalıyım? Oysa o an sorsa idin belki bir açıklama duyardın benden ama hoşuna gider ama gitmez. Bir soru makul ölçülerde sorulduğu vakit her zaman bir cevabı hak eder. Ama sırtımızı dönmek daha kolaydır fakat onunda açıklaması mevcut; “Alçakgönüllülük, kaşla göz arasında kibre dönüşür” (Yine Jacques diyor ve ekliyor;) “cehalette hiyerarşi yoktur.”

Şimdi gerçekten seni nasıl esas alayım? Neresinden tutsam elimde kalıyorsun. Düşünüyorum onca yıl aynı kurumsal yapı içerisinde bir kaç küçük kötü deneyim dışında hiç bir şey paylaşmadığım birini nasıl anlamam gerekiyor? Hatırladığım örnekleri çoğu trajik bir yerde duruyor. 4kapı40makam eserimi izlemeden eleştirler yapmanı misal? Bak bu sırada aynı kurum çatısı altında bulunuyoruz ama öncelikle sanat yapan arkadaşlarımızın düşüncelerini önemsediğimiz bir platformda seyirciden evvel bu ortama eserimizi sunuyoruz görüş almak için ama sen yoksun kafeteryadasın. Ve çıkışta eleştirilerini sunuyorsun. Sonra Koçgiri Ağıtları albümünde aile resimlerimi arşivimi sana sunuyorum ve tek isteğim resimlerin altında aile büyüklerimin isimlerinin yer alması ama albüm yayınladıktan sonra görüyorum ki hiçbirinin adı yok.

Etik nedir gerçekten? Hani ölüm senin için çok kutsal diye söylüyorum; ölen aile büyüklerimin resimlerini hayatta kalan halamdan izin aldığım ve albüm çıktıktan sonra bir ismi dahi yazmamanın izahatini bana nasıl verdin? Hiç. Bu durum karşısında sana küstüğümü, trip attığımı hatırlamıyorum. Sadece dile getirdim ve bencil, samimiyetsiz bir ilişkilenme tarzın olduğunu düşünüyorum. Belki sen hep böylesindir de ben abartıyordumdur bu da bir görece bakış açısı olabilir. Ama durum şu ki; O albüm kapağındaki babaannemle dedemin varlığı halam için neler ifade ediyor bilmiyorsun. Bunları konuştuk mu? Hayır. Gerek yok ki. Çünkü yazmamışsın! (Yine tekrarlayacağım)

Ben sana tek bir istek şartında bunları gönülden sundum. isimlerini yaz. Yazdın mı? Tey, tey.-hayır.  Bu bir etik meselesidir. Ama kendi hassasiyetlerin olunca benden beklentiler içine giriyorsun, üstelik düğün, cenaze, doğum günü, nişan aklına gelebilecek tüm toplumsal buluşmaların benim için vicdani ya da bir değer bütünlüğü yok ise senin ve aynı düşüncede olan insanların nazarında bir tribe ya da sorgulanmasına maruz kalmak zorunda mıyım?

Bu hakkı sana kim veriyor? Ben vermiyorum. Ama sen her türlü hakkı kendinde hak buluyorsun. Etrafa da bana başsağlığı bile dilemedi diye afişe ediyorsun. Ne hakla? Senin çizdiğin ahlak ya da sorumluluklar arkadaşlık vs. bir ton tanımlama ya da çizgide mi? yaşıyorum ben. Niye kırılıyorsun bana ayrıca? Bardak mısın? Sen. Ya da hayatında ne kadar yere sahibim? 2yılda bir karşılaşıyoruz saçmalama lütfen ya.

Şimdi sona gelirken belirtmeliyim ki; örnek sensin ama konu sen değilsin. Konu kendinde varolmayan etiği ya da ahlakı her türlü şeyi söylemeyi, küsmeyi hak gören herkes. Bu toplumsal bir gerçeklik. Temelde tavşan dağ meselesi ama ben bunu kendime hak görmediğim için yazma gereği duydum.

Gıyabında konuşmayacağım, ki öyle bir yer etmiyorsun hayatımda. Yazmayı bu yüzden uygun gördüm açık fikrimi açık bir mecrada ortaya koymayı uygun buldum, her zaman! Çünkü açıklık kötü olmaktan iyidir. Ki herkes kötü olmaya bence çok yakındır ; ) Jacques ‘le bitireyim

“Akıl sahibi varlık her şeyden önce kudretini bilen, bu konuda kendisine yalan söylemeyen bir varlıktır.” Ek olarak; “Her türlü aptalca hatanın kaynağı kötülüktür.”

sarı

Üzerinde gereksiz bir acı. Bu hüzün bu şarkı ona ait değil.
Başkasının kalbi gibi acıyor her şeye. Devrim bu, benim büyük ablam. En küçük ve erkek çocuk olmanın avantajlarını ben nasıl kullanamadıysam o da abla olmanın sorumluluklarından o kadar kaçamadı. Hayattaki bazı ödevler konusunda kaçma girişimlerimiz başladığımız şeyleri bitirememek konusunda ikimizin ortak huyuydu diyebilirim.

Hatırladığım yerden başlarsam; ortaokula giderken beni uyutmaya çalıştığı bir çok gecenin sonunda ev ödevleri birikti, sınavlarından eksi notlar aldı ve yılın sonunda hayatının ilk başarısızlığı olan sınıf tekrarı ile içine kapandı benim güleç ablam.

Onunla benim aramda anaç bir ilişki oldu hep. Uzun sohbetler kurup sırdaş olamasak da aramızdaki yaş farkına rağmen sıkı bir televizyon arkadaşlığımız oldu. Sıkılmadan her çizgi filmi benimle izler gülerdi. Ailenin diğer bireylerine nazaran içindeki çocuğu öldürmeyen bir yapıya sahipti ablam. Yaşım itibarı ile onun peşinden sürüklendiğim günlerde üstümde sevmediğim bir pantolon ya da tişört varsa sorun etmemem için aynı renkte bir kurdele kafasına dolayıverirdi. İyi hissettirirdi fakat kendini iyi hissettiği çok az zaman olurdu. Evimizin bir drama kraliçesi olsaydı açık ara farkla tacı kesin o takardı. Pembenin hakkını en çok o verdi. Kurduğu düşlerde bizim varlığımızı umursamadan pencereden dışarı süzülen gözleriyle, üst dudağının kenarından güldüğünü sıklıkla görürdüm.

Ben onu aşkları ile hatırlıyorum en çok.

Elinden hiç düşürmediği bir iskambil destesi vardı. Fallar açar, uzun uzun yorumlardı. Açılmayan her desteyi ise yeniden karardı. Sekizle-vale yan yana gelince bilirdik ki düşüncede biri var. Kart kırmızı ise çocuk sarışın, siyah ise esmerdi. “Çocuk” kelimesi yeni gelen aday için kullanılırdı. Bahsi geçen “Tatlı çocuk ya da o çocuktan iş çıkmaz tanımlarının “erkekler” için olduğunu zamanla öğrenecektim.

Üç erken açılırsa daha başlamadan sorunları olan bir ilişki boy gösterecek demekti ve bu durumda sonraki kağıtları açarken gözlerini dikkatle kısardı. Çok geçmeden bir papaz açılırsa değme keyfine! Evlilikti, yüzüktü yeni bir ilişkiydi artık neye yorarsan gülümsetirdi küskün yüzünü. Ama o soysuz dokuz yok mu? Gözlerinin ışığı sönerdi. İnsan bir iskambil falına neden ayrılığı koyar? Uzun uzun karardı kağıtları, gözü dalmış bir şekilde dakikalar geçerken çoğu vakit kendi deryasında yüzerdi ablam.

Çok sıkı aşık olur çabucak geçiverirdi. Annem yapıştırırdı lafı hemen; “babası gibi, şıp sevdi.” Güzel severdi oysa ablam. Sadıktı sevdiğine. Kısa süren şeylerin zamanlamasından onu sorumlu tutamazdık sonuçta. Tüm isimleri net hatırlamıyorum ama bir “Dağlar” vardı unutamadığımız. Uzun bir süre Barış Manço’nun Dağlar Dağlar şarkısını dilime dolamış, bağıra çağıra söylerdim, ta ki dönüp bana bir tane yapıştırana dek. Sonra ağız dolusu gülerdik. Ablamın aşk acıları ünlüydü. Aslında bizim evin bütün aşk acıları ünlüydü ama yüzeye çıkan Devrim ablam olunca diğerleri derinde kaldı hep.

Yıldız Tilbe’nin bütün şarkıları bütün albümleri başucu oldu ona. O zamanlar kasetçalarlar var. Dönemin tüm gençliği kulaklıklarıyla dinledikleri müzikle kendi iç dünyalarına dalarken, annemin deyimiyle bu alete “kasetçalar” denmez, havası gereği walkman derlerdi. Henüz şarjlı piller piyasaya sürülmediğinden ablalarım o dönem tüm yatırımlarını kalem pile harcıyorlar. Ablalarım dedim, Can ablam var bir de. Kiraz ve vişneyi ilk bakışta ne kadar ayıramazsan o kadar benzer gülüşleri var ikisinin de. Fakat aynı bu iki meyve gibi farklı tatlarda ikisi de. Vişneyi sadece reçelken sevenleri Can ablam, kirazı tüm yaz tüketenleri Devrim ablam kategorisine koymak mümkün. Acı tatlı diye ayıramam onları ama zıt kutupların bir araya gelişi ya kardeşlerde ya da aşkta pratik buluyor. Onların ki ilk bağla sarmalandı ve önlü arkalı, altlı üstlü ilişkileri zamanla eğilip bükülmeye başladı.

Çift katlı ranzanın üstünde Can ablam, altında Devrim ablam odanın karanlığında cızırdayarak birbirine karışan melodiler eşliğinde blue çağının tüm gerekliklerini yaşıyorlardı. Hayaller, hıçkırıklar, gözyaşları ve biten piller…

Bazen piller çabuk bitmesin diye kalemle kaseti geriye sarmalar falan.

Haklarını yememek lazım, yaratıcıydılar bir yandan…

Aralarındaki bir yaş, on günlük fark büyük savaşlara büyük kavgalara sebep oldu hep. Aynı odayı, aynı kıyafeti yetmedi sınıf tekrarı ile beraber ortaokulda da aynı sınıfı da paylaşınca yakınlıkta hiç buluşamadılar. Bu seçim onların değildi ama aralarındaki ilişkiye mesafeler soktu. Git gide bu durum katlanılmaz bir hal aldı ikisi içinde. Öyle ki lisede ayrı sınıf değil farklı okullar tercih ettiler. Bir daha yakınlaşamayacaklarını o gün hiç kimse tezahür edemezdi. Birbirinden farklı ve kopuk iki kardeş olarak biri kupa kızı diğeri maça kızı olarak başka dünyalara uzandılar.

Devrim ablamla da Can ablamla da ayrı ayrı çok vakit geçirdim ama onları birlikte çok az şey paylaşırken gördüm. Duygusaldı Devrim ablam. Babamı ben anımsayamıyordum ama en çok onun özlediğini görebiliyordum. Hepimize uzak bir yer seçti giderken babam. Hepimiz ondan bağımsız büyüdük fakat yine de Bir “Can” derdi bin “Can” dökülürdü babamın ağzından. Babamın aksine, bizim yani çocuklarının gözünden baktığımızda ise hepimiz aynı şeyi hissederdik; ona en çok aşkla bağlı olan Devrim ablamdı. Babasının kızıydı o bizim gözümüzde.

Babamın Can ablama düşkünlüğü karşısında, Devrim ablamın babama tutkusu birbirine dik açılı bir üçgen yarattı. Dik açılı üçgenin tanımında da olduğu gibi bir üçgen düzlemde birbirine doğrusal olmayan üç noktayı birleştiren üç doğru parçanın birleşimi gibiydi her biri. Tek bir farkla;

Bir üçgenin iç açılarının toplamı 180° iken, dış açılarının toplamı 360° idi. Fakat içerden yanan baba-kız sendromunun parçalarına eşitlendiklerini varsayarsak iç açı toplamları onları çarpanlarına ayırarak ikiye katlıyordu. Bu dik açı iki ablam arasında asırlık bir savaşa döndü. Ve bundan çok kişi yaralandı. Annemle babamın farkında olmadan her ebeveynin bilinçsizce yaptığı kıyaslamalarından her iki ablam da nasibini aldı. Can ablamın başarıları, Devrim ablamın başarısızlıklarıyla kıyaslanınca ikisi arasındaki uçurum daha da büyüdü.

Abla sorumlulukları altında ikisi de beni kollayarak büyüttüler. Ben de ikisi arasında kaldığım tüm zamanların içinde küçük oyunlar oynayarak üçümüzün buluştuğu anlar yaratmaya çalıştım. İçlerinden biri bir oyun bozanlık edene kadar. Böyle zamanlarda birinde acil bir telefon, mesaj ya da daha önceden programlanmış bir buluşma bahanesi davetsiz misafir gibi zamansızca koltuğa oturur, bana pek seçenek tanımaz, koşul bırakmazdılar. Kısmen “ben sıkıldım” dürüstlüğü de ortama limon havası katıp çil yavrusu gibi dağılmamızı sağlardı.

Kendi adıma tüm çabalarım sonuç vermekten uzak, bir rüzgar etkisi bile yaratmadı. Küçük oyunlarımın çapı onları bir arada tutmaya yetmedi. Kendi içimde işe yaracağını düşündüğüm her kurgu, filmin sonu gelmeden kendi finalini yaptı. Çabaladım ama olmadı işte.

Annemin çocukluk anılarımıza dem vurup, ablalarımın birlikte hareket ettiği oyunlardaki yarış detaylarını hatırlatması, kısa süreli gülüşler getirse de, yarışın geri kalan kısmının hala onları acıttığı bir yerde olması uzaklaşmalarını hızlandırdı. Yanlış bir yerden denese de annem de çabaladı ama olmadı.

Can ablam farklı düşünüyoruz, farklı düşlüyoruz dese de zaman zaman tüm sırlarını açık ederek gitti Devrim ablama ama yine olmadı. Devrim ablam gardını almıştı ve duvarların ne zaman yükseldiğini hiç birimiz fark edemedik. Kartları yeniden kardı ablam, iskambil fallarını tersine açtı bu kez.

Zamanla herkes değişti demeyi isterdim ama kimse yaptığı hatanın farkına varmadı, öfke bir çığ gibi büyüdü ve onarılamaz yaralar açtı özellikle ikisi arasında. Babamın kısa tatil gelişlerinde Devrim ablamın babamın etrafında pervane olması görülmeye değer bulunmadı. Can ablamın adı, var olmadığı yerlerde bile ağzından düşmeyen babamın sözleri ile yara gibi oturdu ablamın içine. İçerden içerden biledi kardeşine kendini Devrim ablam. Can ablam da başarılarını hazmedemediğini düşünerek içerden içerden kurdu ablasına. Liste o kadar uzundu ki, hatırladıkça ve bir yenisi eklendikçe acı biriktirdiler hücrelerinde. Küçük kardeş olarak tüm bunlara engel olamadım tabi ki.

Çok zaman geçti sonra. Babam Can ablamı yanına çağırdı bir gün. Ablam gidip getirdi babamı. Çok kısa sürede organize oldu Can ablam. Gücünü ve duygusallığını annemden, hızını babamdan, kararlılığını babaannemden almıştı. Onun altından kalkamadığı çok az şeye şahit olduk. Bu tanımlamada onda birçok tahribatlar oluşturdu zaman içinde. Yine de yarım yamalak sürdürdüğümüz çekirdek aile kavramı içinde bir çok sorunu çözüme ulaştıran, çözemese de sırtlayan bir sorumluluk bahşetmiştik ona, kendisine sormadan. Bizim merkezimiz haline geldi, Can ablam. Bu sebeple ona yüklediğimiz bu misyonun ağırlığını kendimizde bilmeden attığımız her adımda ilk akla gelen isim oldu Can ablam. Ve babam “Gel beni al” demek için onu aradı. Nihayetinde ablam gidip getirdi babamı.

Babamın, Can ablamla yaptığı dönüş seyahatini dinlerken, detayları atlamadan dinleyen Devrim ablam, babamın öncelikli olarak Can ablamı aramasına ve hatta getirmesine içerleyecekti. Çünkü bugüne kadar olan bir çok şeyi geçiştirse de evin ilk çocuğu olarak bunu yapmayı en çok o isterdi. Üstelik babasının kızıydı o. İçsel bir krizin eşiği Devrim ablam için yeni başlarken bunun önümüzdeki günlerde hepimize sirayet edeceğini henüz bilmiyorduk. Büyük bir hataydı bu onun için. İçten içe ötelendiği hissini yeniden ateşlemişti bu durum. Yine her şeyi yapan kişi şahsında yüceltiliyordu Can ablam onun için. Devrim ablam bunu düşünmekten kendini alamıyordu. Bu durumdan çıkan sonuçta ikisinin de suçu yoktu ama her yerden yara almaya müsait Devrim ablam yine içerden çürüyordu. Oysa hepimiz biliyorduk o da yapabilirdi bunu. Buna inanarak söyledim ona. İkna olmadan kafa salladı ve durumun hassasiyeti devam ederken yeniden babama odaklandık. Hassasiyetin kırılacağı ilk an üstü bir süreliğine örtülen bu durum Devrim ablam için yeniden açılacaktı.

Fakat şimdilik babamın gelişi ile hepimizde bir farkındalık uyanmıştı. Normalde bir araya gelmemek için üretilen bahaneler kişisel işler tek tek organize olup bir anda çözülüverdi. Çıkış vizesini bekleyen tatilciler gibi sonuca sevinen ve birbirini arayıp pasaport kuyruğuna beraber giren yol arkadaşları olduk birden. İşten, okuldan ve evden dağınık hallerde koşturarak buluşmak, zorunluluk halinden uzak bizi iyi hissettiren özlediğimiz bir fanusun içine aldı. Babamın gelişi ya da yanımızda oluşu bir araya gelmemiz için büyük bir bahane yaratıyordu hepimiz için. Bunu bahane olarak görmeyi seçiyorduk. Fakat işin aslı hep eksik olan bir yanımızı ve köklenmemizi sağlayan bu adamı yıllardır bekliyorduk.

Özlemle…

Hem de ne büyük özlem, ne büyük hasretle.

Gelişinin pozitif yansımaları hepimizin tebessümünde yerini aldı.

Birlikte yapılacak her işten özenle sakınan iki kadın gitmiş, yerine babamın takım yıldızları gelmişti sanki. Babam ve üçümüzün birlikte gittiği cim bom maçlarının can alıcı renkleri sahaya geri dönmüştü.

Parlak bir güneş gibi parlıyordu Devrim ablam; Sarıııııı

Enerjisi içine sığmıyordu Can ablamın; kırmızıııı

Bilirkişi olarak babam; En büyük?

Ben de eksik olmayan kişi; Cim bom.

Ruhu yakaladıktan sonra bir takımı durdurmak çok zor olur. Birbirinin adımlarını tamamlayan iki renk olarak sahalara geri dönüşleri mükemmeldi. Leziz paslar verdi kırmızı ve mükemmel forveti ile sonuca odaklı ağlara yolladı topu sarı.

Onların ele güne karşı değil de kendileri için oynadığı bu mükemmel maçı izlemek benim için çok keyifliydi.

Alışverişi Devrim ablam tamamlarken, geleni gideni organize etmek Can ablama düştü. Onca eksikliği ve karmaşayı birbirleri ile paslaşarak organize ettiler. Bazen gözleriyle bazen fısıldaşarak her şeyi bir bir yoluna koydular. Onlara karşı biri morallerini bozacak bir cümle edecek olsa diğeri arkasını kollar gibi motivasyonunun düşmesine izin vermedi. Ve kendi yarattıkları güvenlik balonuna istemedikleri kimseyi almadılar. Bir bütün hissettiğimiz özel zamanlardı bunlar.

Sonuç olarak babamız nihayet yanımızda derken, üç hafta gibi kısa bir süre sonra onunla vedalaşacağımızı doktorundan öğrendik. Ölüyor babamız, herkes yeniden kaybedecek. Ve hep beraber geriye dönüşü olmayan bir yola girdik böylece.

Yine en duygusalımız Devrim ablam oluyor. Dört dönüyor babamın etrafında. Gecelerce kalıyor hastanede. Bir dediğini eksik etmiyor. Bir evlat olarak kimsenin yapamayacağı şeyleri kalbiyle yapıyor. Ben yapamıyorum. Can ablam yapamıyor ama o yapıyor. Can ablamla aynı şeyi hissettik hep; o en çok Devrim’in babasıydı. O da bunu böyle bilmeliydi.

Babamın özlemi hayattayken de hep bir gölge gibi ensemizde olduğu için bu kısa süreli geliş bir çok parçayı bir araya getirmişti. Omurganın tedavi edilemez felçli bölgeleri bir kaç egzersize tepki verince, hastayı ayağa kaldırabiliriz gibi bir umut doğmuştu hepimize. Nihayetinde yürüyemeyen birinin attığı bir kaç adım çok kıymetliydi ve biz iyi emeklemiştik.

Babamın gidişiyle beraber her şey bir anda dağılıverdi.

Kısa bir süre sonra Devrim ablam anlaşılmaz olacaktı bizim için. Karşılıklı hatalarımıza hatalar eklenecek ve birbirimizi görmediğimiz uzun yıllar girecekti araya. Özleyecektik birbirimizi. Çabalayacaktık iletişim için ama henüz konuşmanın yolunu bulamayacaktık. Ablalarımın arasındaki uçurum her gün katlanarak büyüyecek, buna annemle ablamın ilişkisi de dahil olacaktı.

Daha sonra hep beraber gireceğimiz bu girdaptan kayıplar verecektik. Nefret kusacaktı Devrim ablam, annemin telefonlarını açmayacak, Can ablamın girişimleri yarım kalacaktı. Aralarındaki her yeni yazışma, uzlaşma zemini içinde başlasa da, yaşıt olmanın getirdiği tahammülsüzlükle tartışmaya dönecekti. Herkes aynı anda konuşacak ve kimse kimsenin ne dediğini duymayacaktı. Annemle babamın tamir edemediği bir aletin gevşek vidaları gibi tutunmaya çalışacaklar ve sonunda vazgeçeceklerdi birbirlerinden. Bunda onların hiç bir suçu olmayacaktı ama farkına varmak için henüz uzun yıllar kat etmiş olmadıkları aşikardı..

Ben? Ben tüm bunların önüne yine geçemedim. Kupa kızı bizi terk etti.

Ailemin kadınları acı ile boğuşurken ne yapacağımı bilemeden izledim hep.

Hiç bir şey yapamamak yeteri kadar acıtırken, üstüne; Devrim ablamın çektiği bu ıstıraba dayanamıyordum.
“Seni en iyi ben anlarım” demeyi istiyordum ama Can ablam gibi bende sadece uzaktan fotoğraflarına bakıyorum şimdi.

Devrim ablam, bir şarkının introsuyla dahil oluyor, Can ablamın masasına.
Kalbi kırılmış her kadın gibi savuruyor kendini en flu fotoğrafların arkasına.

Can ablam; “Sancısı boynumda kramplar yaratıyor. Sanki sevse babam onu tekrar, sarsa yeniden kurtulurmuş gibi bir hisse kapılıyorum, hala acıtıyor…” diyor.

Resim, Egon Schiele

olumluluk şiddeti

Byung Chul Han’dan (Dilek Zaptçıoğlu çevirisiyle) “Şiddetin Topolojisi” ni okurken ufak artçılar hissettim, bu ayın ilk tutulması birkaç gün evvel ve birkaç gün sonra olarak hissettirdiği sarsıntılarla epey kuvvetli sonuç alıcı gelişmelere gebe oldu.

Önce içeriğe bakalım, giriş bölümündeki ilk cümle ile merkezde odağa yerleşmeyi çok seviyor Chul Han;

“KAYBOLMAYAN şeyler vardır. Onlardan biri de şiddettir. Modernitenin şiddetten hazmetmediğini söyleyemeyiz. Ancak şiddet kılıktan kılığa giren bir oyuncudur. Toplumsal durumlara bağlı olarak suretini de değiştiriyor.“ 

Chul Han’ın, bu kitabın bütününde odaklandığı temel şey olumluluğun şiddeti. Olumluluğun şiddetinin, olumsuzluğun şiddetinden daha zarar verici olduğu savını detaylandırıyor;

“Dilin spamlaşması, aşırı iletişim, aşırı haber ve bilgi, azmanlaşmış bir dil, iletişim ve haber kütlesi, olumluluğun şiddetinin görüntüleridir. Şiddet yalnız aşırı ölçülerde olumsuzluk değil, aşırı olumluluk da demektir. Olumluluğun şiddeti belki de olumsuzluğun şiddetinden çok daha yıkıcıdır, çünkü her türlü görüşe ve aleniliğe kapalıdır ve olumluluğu nedeniyle bağışıklık tepkilerinden de ustaca kaçar.”diyor.

Bir bütünen iktidar mekanizmalarının her koşul ve her mekanda nasıl var olduklarını, sanat ya da sosyal hayatımızda bu modellerle dilin, davranışın ve yöntemlerin bize aksettirdiği tüm sonuçları detaylandırıyor. “Ben öyle bir yerin içinde değilim” dediğin her köşeyi sorgulatınca baştan ayağa yönlendirildiğin ve kendi kendini inandırdığın her şeyin bir olumlama şiddeti olduğunu görebiliyorsun. Tüm bunlar o kadar düzenli o kadar akışkan ve o kadar güzel bir tepside sunuluyor ki, Chul Han’ın da altını çizdiği gibi “şiddet giderek içselleştirilip, giderek görünmez hale geliyor.” Ve ekliyor;

“Başarıya odaklı özne tamamen tükenişe kadar (bornout) sömürecektir kendini.”

Bu olumluluk şiddeti ile beraber iktidar olan, çok çalışma ve sürekli üretme politikasında “özne” tüketiminin diğer ayağını besliyor. Bu başlıkta kendini tekrara dayalı bir bölüm açmış ki bence can alıcı;

“Dayanıklılık, kalıcılık ve süreklilik büyümeyi yavaşlatır. İtaat ve disiplin öznesi sağlam bir karaktere ihtiyaç duyarken, başarı ve performans toplumunun ideal öznesi, her şey için kullanılabilecek karaktersiz, evet karakterden azade bir insandır. Yüzergezerlik duygusu bir noktaya kadar özgürlük duygusuyla parelel gider. Ama uzun vadede ruhsal tükenmişlik yaratacaktır.”

Kişi olarak varlığımızı nasıl sürdüreceğimizin kararını biz veririz fakat prensipte bu böyle gözüksede bir olumluluk şiddeti altında olabiliriz diye anlıyorum. Ve bu noktayı fark ettikten sonra tekrara düşmek ya da gidişattaki seçimlere göz açmak tamamen yaratıcılığımız ve iç gözümüzde saklı. Fakat her şeyin ötesinde neyin içinde olursak olalım günün sonunda dayatılan ya da etkilerin uzağında kendimizle baş başa kaldığımızda bize ait olan fikir nedir? Biliyor muyuz kısmı öncelik taşıyor. Çünkü bir fikrimiz yok ise ya da duyguda hissettiğimiz bir gerçek yoksa şiddete açık ve amade olabiliriz. Bir yerde sürekli ve kalıcı olmak (buna kurumsal yapılarda dahil) iyi bir disiplini getirsede kalıcılığın verdiği garantörlükle yaratıcı olmanın önünde büyük bir engel yaratabilir. Ben kendimi ele alınca tutucu ve kalıpçı yanlarımı görebiliyorum. İnatçı kişiliğin getirileri ile beraber uzun yıllar büyüdüğüm yerlerden çıkamıyorum örneğin ya da eğitim alanında başka bir yere odaklanmak mümkün iken bildiğin yerden ilerlemenin konforuna düşkünlüğüm yok değil. Tüm bunlar benim kendime dayattığım şeyler gibi gözüksede bir olumluluk şiddeti altında kalmış olma olasılığını daha güçlü kılıyor. Çünkü içinde büyütüldüğüm toplum, bağlılıklarım ve vicdanım beni buna mecbur kılıyor. Ama bu bana sunulan her fikre ya da karara körü körüne tabi olacağım anlamına gelmiyor. Gelmemeli, çünkü; beni herkesten ayıran sanatla işim ne o zaman? Çok ön açıcı bir kitap oldu. Iki tutulma arası biten şeylerin olumluluğu ile ruhumu açtı, Chul Han. Yine şaşırtmadı beni.

Şimdi istikrarımı bozmadan konuyu yine kendime getireyim, maneviyatta küçük bir olumluluk şiddetine maruz kaldım ama çok iyi hissettirdi. Çünkü insanı, hem haklı hemde mağdur olduğu bir konu güçlü kılıyor. Bana kurulan dikte veya ajitasyon cümlelerinden hoşlanmıyorum, toplumsal ölçütleri  içeren ya da doymamış yağ oranı yüksek kararlar bende ters tepiyor. Çünkü benimle ilk iletişimini bu kavramlar üzerinden geliştirmeyen kişi devamını bu şekilde yürütmemeli. Genelde açık dille ifade ettiğim şeyleri yazmaktan çekinmiyorum bu sebeple yolunda gitmeyen iletişimlere son vermeyi tercih ediyorum. Hiçleştirmek benim genel yapımda yok fakat her koşulda beni ya da dansı sınırlayan bu çiğliyede tahammül sınırım kalmadı. Çünkü bir pratik yaşanmıştır ve bu pratiğin bir sonucu olmalıdır. Bana kapıyı gösteren bu pratik beni inciten üzen bir yerde hala kanlı canlı sıcak bir şekilde çözülmeden aynı noktada duruyorsa üstünden sittin sene geçse de bu alana atfedeceğin bir anlam ya da bir paylaşım olamaz artık. Çünkü seçimler yapılmıştır. Bu noktadan sonra iletişim için zorlama olumluluk şiddetine girer. Ne yardan ne serden vazgeçme pratiğini yaşayan bir yerde durulmamalıdır. Hayatta her istediğimiz olmuyor ve mümkünde değil fakat demokratik, sanatsal ve düşünce özgürlüğün olmadığı yer benim evim olamaz. 

Yanlışlık affedilebilir, yalan özürle birikte zamanla unutulabilir, hatalar kabul edildiği ölçüde yok sayılabilir ama bir tekrara sürükletiliyorsan orada diyalektiği, özgünlüğü ama en önemlisi özgürlüğü kaybetmişsin demektir. Tüm bunları sindirmek seçimse, seçimini yapar yoluna devam edersin. Ya da ben bu şekilde yaşamayı seçmiyorum dersin. Etik olan budur. 

Kalmak ya da kalmamayı belirli ölçütler ve etikler belirler. Ben sindiren taraf değilim ve olmayacağım. Anlamamız gereken şey şudur; olayların ortasında kalsak da mutlak bir seçim önümüzde belirir ve her seçimin belli sonuçları olur. Ben bu sonuçlara negatif bakmıyorum. Fakat seçimler sonrasında herkesin yanımızda olmasını bekleyemeyiz, çünkü bu aptallık olur. 

Dijital sanat, yalnız birey

Yeni bir dönemin kapılarını aralıyoruz. On gündür evde oturmanın avantajları ve dezavantajlarını henüz büyümemiş bir gidişat içerisinde deneyimliyorum. Bu durum içinde daha ne kadar süre kalacağımız bizim davranış biçimimizle belirginleşecek. Her şeye sahip olamayacağımız gerçeğini bugüne taşıyan bir ekolojik sistemin sınavını geçebilecek miyiz? Emin olamıyorum. Kendini esas alan tüm organizmaların geçer not alma yüzdesi düşük olacak. Kim sağ çıkacak bilmiyoruz. Sıkıştığımız yerden uyumlanıyoruz. Uyumlandığımız şeyin maske, eldiven, karantina ya da dijital dünya olması önem arz etmiyor. Uyumlanmamız gerekiyor, bunu biliyoruz. Dokuz gündür evde, sosyal medya üzerinden ilişkilenmelerimin getirileri ve götürüleri üzerinden baktığımda eleştirdiğim ve önüne geçmeye çalıştığım birçok pratiğin öncülüğünü yaptığımı gördüm. Akıl sağlığımızla beraber duygumuzu ve özelimizi de korumamız gerektiğini fark etmem birkaç günümü aldı.

Şeffaflaşan duvarlar ve özelimiz

Sınırlarını çizdiğimiz her şeyin ince bir duvardan ibaret olması ve bakir kalmış yerlerin tek bir kamera aracılığıyla tecavüze uğraması kaçınılmaz bir an. Sahne Sanatları ile uğraşan biri olarak sahneye çıkamamanın ve dans stüdyolarının atıl kalmasından ötürü eve kapanma mecburiyeti yaşayan ilk grupta yer aldım. Akabinde dünya genelinde hızla yayılan online dans, yoga dersleri, galeriler ve müzelerin ayağıma sunulması ilaç gibi geldi. Bunların besleyiciliği ve dışarıdayken dahi bu kadar faydalanamadığım şeylerin yansıması gözlerimi aldı. Herkes gibi instagramı tüm tüketiciliğimle hikâyelerle donattım. Oh! Şu kadar terliyorum, oh! Bugün de yoga yaptım. Dünya genelinde 500 kişi ile aynı anda dans ettim. Daha ne olsun. Tabii bu dalgalı kur hazzı çabuk geçti. Pratikler iyi hoş tabii ama bu yanardöner hali gibi her gün çoğalan paylaşımlara gerçekten ihtiyacım var mı? Sorusunu daha doğru bir yerden sorgulamaya çalıştım. 

Sevdiğim bir kültür kuramcısı olan Byung Chul Han’ın kaleme aldığı ve Ocak 2019’da okuduğum Metis Yayınları’ndan çıkan ve Haluk Barışcan’ın çevirisini yaptığı “Şeffaflık Toplumu” kitabına yeniden göz atma gereği duydum.

“Sosyal medya ve kişiselleştirilmiş arama motorları internette dışarısının ortadan kaldırmış olduğu mutlak bir yakın alan oluşturur. Burada insan yalnızca kendisi ve kendisi gibi olanlarla karşılaşır. Değişimi mümkün kılacak hiçbir olumsuzluk yoktur artık. Bu dijital mahalle, insana sadece hoşuna gideceği kesimlerini sunar dünyanın. Böylelikle de kamusal alanı, kamusal ve hatta eleştirel bilinci ortadan kaldırarak dünyayı özelleştirir. İnternet mahrem bir alana, rahatlık ortamına dönüşür. Her türlü uzaklıktan arınmış yakınlıkta da şeffaflığın dışavurum biçimlerinden biridir.”

Ekliyor: “Teşhircilik toplumunda her özne kendi reklam nesnesidir.”

Genelde ilişkilenme biçimimde şeffaf olduğum söyleniyor. Fakat Chul Han’ın bahsettiği şeffaflığın tehlike saçtığının farkındalığını yeniden hatırlama imkânı bulduğum için iyi hissediyorum.  

Durum şu ki: Gerçek iletişimimiz kesildi ve panik halinde her şeyi paylaşıyoruz. Fakat bunun şu an ki düzlemde bir alternatifi yok. Yine de başka sorunları beraberinde getiren bir yerden yanarak diğer soruna geliyorum:

Online olma çabası

Hiç görmediğimiz ya da ulaşamadığımız şeylere bir tıkla kavuştuğumuz şeyler geçici bir mutluluk yaratsa da reelden bizi koparmaya başlayan bu gidişatta dörtnala koşarken bir duvara toslamak an meselesi. Mükemmel çeşitlilikte ki bu online derslerin skalası o kadar geniş ki dil uçuklatıyor ve gün geçtikçe sınır tanımayan bir saçmalığa uzanabilir düşüncesi içindeyim. Online konserler dersler ya da seminerler bir yere kadar ihtiyacı karşılayabilir ama canlı yayınların şimdiden fazlasıyla uçlaştığını ve online durumlara çok çabuk adapte ettirildiğimizi düşünüyorum. Bugün salgın yayılmadan önce çocuklarla dans atölyesi yaptığım bir belediye online ders yapmanın mümkünü var mı? Diye sordu. Sormaları bence muazzam bir detay, minnettarım. Genelde isteklerini direkt ileten işletmelerle karşı karşıyayız. Sağlıklı olmaz deyip geri çevirdim. 8/11 yaş grubu çocuklara yön duygusunun yeni geliştiği bir süreçte birebir çalışırken beş kere üstünden geçtiğim bir dersi online nasıl mümkün kılarım, bilemedim. Bilmiyor olduğum bu şeyle gurur duydum desem yerinde olur. Her şeyi fırsat reyonları gibi değerlendirmemeliyiz; yaptığımız şey, seyircisi olan ve temas gerektiren bir şey. İçi boşaltılmış ve yetersiz kalacağından emin olduğum bir şeyin karnımı doyurması ile terbiye edilmek istemiyorum. Bu anlamda boşa çıkacak ve tüketecek birçok online programla yüz yüze kalma gerçekliği içerisindeyiz. Daha iki gün önce yine sosyal mecrada çocukların online eğitime geçtikten sonra bir kültür tecavüzüne uğrayan ebeveynlerin isyanına tanıklık ettik. Bunlar iyi günlerimiz gibi geliyor, daha bunun “lo lo”su var. Tüm bunlarla birlikte sahnede var olan bizlerin bu çıkmazdan nasıl kurtulacağımıza dair henüz bir alternatifi yok. Home office ya da kamusal alanda çalışmıyoruz ve dans online icra edilebilecek bir alan değil. Her şeyden öte ben bu dijital dünyaya ait biri değilim. Manuel birinin her an içsel olarak ölümü gerçekleşebilir. Benim; terleyebildiğim, ders verebildiğim aynı nefesle aynı ritimle buluşacağım yer stüdyo ve sahnedir. Dans edemediğim bu düzlemdeki tüm online mecraları şu an formda kalmak ve düşmemek adına kullanıyorum ama ötesi yok, üç metrekarelere sıkıştığımız bir alanda online saçmalığının bana katacağı şey sıkı bir karın kası olacaktır. Fakat benim işim fit kalmak değil. 

(A)Sosyal

Sosyal medyada kaçınılmaz olarak günümüz koşullarında her birimiz ateşli birer tutkuna dönüşürken şimdinin koşulları içerisinde dijital dünyada kişiliklerimizi gönüllü olarak eritiyoruz. 

Henüz her şey normalken dahi gün içinde sohbet etmekte zorlandığımız ilişkilenmelerimizde telefon kullanımı aşırılığıyla boğuşurken artık hiç kimse kafasını bu cihazlardan kaldıramıyor. Haber alma, hızlıca haberi başka birine iletme, ona like, buna retweet telaşı içine her şeyimize ve her yerimize dolan bu otomat makine dünyasına sürüklenirken rüzgârla ilişkimi kaybediyorum. Her yerime giren ve varlığını hissedemediğim bu gidişatla evlenmiş gibi hissediyorum. Sevişmeden çoğalmaya çalışan bir dönüşüme zorluyor bu. Ekolojiye alan açmayan bu ileri teknoloji dünyasının din afyonu kadar tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Ayık kalmazsak ruhumuzu parça pinçik edecekler. Dijital sosyalliğin sınırlarını bireysel olarak belirlememiz gerekiyor. Yoksa sarhoşluğumuzdan faydalanıp tüm sınırlarımızı sistem seve seve çizecektir. 

Dans’ı dans yapan şey hareketin içindeki sonsuz şıktır. Bunu hiçbir şeye tercih etmiyorum fakat bu alanda tüm zamanlardan daha çok çaresiz hissediyorum.

Dualarla virüsü yenebileceğini düşünen bir cehaletle yaşıyoruz.

15 gündür sahne alamayan ve yeni gelen bilgilendirme ile nisan sonuna kadar kapalı kalacak sahnelerin, kamusal alan ya da devlet dairelerine hizmet etmeyen kısaca sahne sanatları icracılarını nasıl bir iyileştirme süreci bekliyor? Bilmiyoruz. Manevi boyutunu ya da bir projenin gösterilme biçimlerini fikir olarak ele almıyorum bile. Bu insanlara ya da topluluklara yaşam imkânı verilecek mi? Bundan sonrası iman gücü ile mi ayakta kalacağız? Hadi 45 günü geride bıraktık diyelim, süreç daha da uzadığında herkes kendi yağında mı kavrulacak? Bu tutarsız ve dualarla geçiştirilmeye çalışılan cehaletle nasıl yaşayacağız ya da bu durum geçtikten sonra yaptıklarımıza nasıl sahip çıkacağız? Tüm bu sorular bir ülkenin sağlık, sanat ve yaşamsal tüm bağlarını gözeten ve sorumluluklarını yerine getirmesi beklenen bir mecrada gerçekleşmeli. Mevcut durumda böyle bir mecra var ve arkasını dönüp sadece fotosentez yapıyor. Bir de karantina döneminden faydalanıp tecavüzcüleri, katilleri serbest bırakıp, seçilmiş ve yönetemediği diğer bölgeleri kayyumla talan etme telaşı içinde hareket ediyor. Chul Han’la sonlandırmak istiyorum:

“Duvar, çatı, pencere ve kapıdan oluşan sağlam ev günümüzde zaten maddi ve gayrimaddi kablolarla delik deşik edilmiş, çatlaklarından iletişim rüzgârının estiği bir harabeye dönüşmüştür. İletişim ve enformasyonun dijital rüzgârı her şeyin içine işler ve her şeyi şeffaf hale getirir. Ancak dijital şeffaflığın ortamı niteliğini taşıyan dijital ağ hiçbir ahlaki buyruğa tabi değildir. Kardiyografik değil, pornografiktir. Yüreğin ahlaki arınması değil, maksimum kâr, maksimum dikkattir amaçlanan.”

Parrhesia

‘Parrhesia’ kelimesinin etrafında dolanıyorum 4/5 gündür. Provalar, teknik koşuşturmalar, akışlar derken mükemmel yorulduğum ve yorulmama rağmen uyumakta zorlandığım zamanları ‘düşünmemek’ ya da stres yapmamak için itina ile dolduruyorum. 5saat uyuduğum günleri epey torpilli sayarak devam ediyorum. 15’i yaklaşıyor (Kurucularından biri olduğum Mezopotamya Dans’ın 15.yılı olan 15 Mart prömiyer tarihi) ve aklım sahne akışı, ışık ve dansta olunca okurken iyi yoğunlaşamadığımı fark edince temiz 3sayfa, temiz 3sayfadır algısı ile yormadan okumaya çalışıyorum. Prömiyer sonrası yeniden hız kazanacağım için kendimi bağışlıyorum. ‘Doğruyu Söylemek’ M. Foucalt nun bir üniversitede altı ders bandının kayıtlarından derlenmiş. Henüz yarıladığım kitap, bu kavramın dizgeleri üzerinden başka başlıklarla buluşuyor. İştahlıda gidiyor sadece çok yorgunum. Deliler gibi uyumaya, yemeye ve okumaya ihtiyacım var. Yediğim hiç bir şeyin tadını alamıyorum son bir aydır. Bazen yemek yemeyi unutuyorum. Neyseki tüm stresimi prömiyere kadar sırtlayan bir kardeş var evimde, iyi ki. Gidince derin bir boşluk olacak. Bunun için daha sonra üzüleceğim. Şimdilik demir takviyesi olarak sıkıca sarılıyorum. 

‘Parrhesia’ geri döneyim; bu özgür konuşma ya da hakikati özgürce söyleme kavramını ELEKTRA oyununun metninde çok güzel açıyor. Parrhesia kullanmak, bunu talep etmek, bu hakkı elde etmek, muhtaç olmak ya da parrhesia hakkını korumaya çalışırken anlaşma sağlamak ya da garanti istemek üzerinden kraliçe ve kızı arasında geçen diyaloglar ve çözümlemeler dadından geçilmiyor. Ve ister istemez ne kadar ‘Parrhesia’ fikrim var, ne kadarını istiyorum? Ne kadarına sahibim? Ne kadarını ifade edebiliyorum üzerinden içimi dışımı yine birbirine kattım. Sanki ortalık yeterince karışık değilmiş gibi. Bir virüstür almış başını gidiyor herkes kendi hakikati üzerinden tüm bildiklerini ve korkularını her yere saçıyor. Ne oldu ‘Parrhesia’ ya? Puf oldu. Ne kadar salak paylaşımlar gördüm, keşke ölsek. Kimseyi dinlemesem, sosyal medyaya bakmasam (ki imkansız gözüküyor, işlerimiz ordan yürüyor) hiç düşünmesem Coronabilir miyim? bir denemek istiyorum. Kendi ‘Parrhesia’ fikrim, bunu önceliğine alamıyor. Bir virüsten korunma fikrini benimseyemiyorum. Yazıma sızma hali bile etik değil. Ebedi bir hakikat gibi önümde duruyor dans, neyleyim, değişmiyor fikrim. Ve işini ya da aşkını esas alan biri olarak her daim aynı şeyi söyledim; savaşlar, hastalıklar ya da yaslar karşısında sanatın durdurulmasını anlamsız buluyorum. Sabit fikirse, sabit fikirliyim. Beni ben yapan tek şeyi yapamayacaksam, hiç bir ideolojiye, hiç bir yeni yaşama açık değilim. Evet bu kontrol edilebilir bir şey değil fakat sebebi doğa olmayan herşeyi sorguluyorum ve hakikatinden şüpheliyim. Şimdi yogunluktan kırılan bedenim ve kızaran gözlerimle yazarken kendime kızmayan kararlı yanımı görüp arttırıyorum. Bu arada farklı denklemlerde boş durmuyor tabi. Bak düşün; köpek gibi çalışıyorsun, yemek yemeyi genellikle 15/20 dk arasına sıkıştırıyorsun. Ortalama 4saat süren provalarda hakkıyla 3tişört değiştiriyorsun, en az 3akşam ders veriyor, bir akşam ders alıyorsun, okuyorsun, koşuyorsun, tevazu gösteriyorsun yinede birileri sana olmadık bir anda ‘authuroglossos’unu gösterebiliyor. ; ) bitirirken topu ağlara bırakıyorum;  

‘Parrhesia’ nın olumlu anlamının tamamen zıt karşılığı olan bu kelimeyi kitap şöyle açıklıyor;
“Diliniz sürekli işleyen bir zemberek gibiyse konuşmanızı gerektiren durumları sessiz kalmanız gerekenlerden ya da söylenmesi gerekenleri söylenmeden kalması gerekenlerden ya da konuşmanın gerektiği ortam ve durumları sessiz kalmanın gerektiği ortam ve durumlardan ayırt edemezsiniz. Bu nedenle Theognis boşboğaz insanların iyi ya da kötü haberleri ne zaman vermeleri gerektiğini ya da kendi işlerini başkalarınınkinden nasıl ayıracaklarını bilmediklerini söyler. Zira bu kimseler başkalarını ilgilendiren meselelere düşüncesizce burunlarını sokarlar.“

’Authuroglossos’ olmak bir seçim değil cehalettir, cici. ‘Parrhesia’ ise çok önemli ama doğru kulanıldığında! 

gemellus

“Bir insanın kendisine cevap vermeyen bir başka insanla konuştuğu yerde akıl kaybolur.”

Ne çok akıl kayıpları yaşadık, neyse ki olgunlaştıkça aptallığı reddediyor us. Sabrımı kaybettiğimi düşünmeye başlamıştım ama öyle değilmiş. İşin aslı kendini ya da bir durumu yaşatanlara tahammül sınırım kalmamış.
Kendimi yalnızlaştırdığım ve bundan keyif almakla tanımlandırıldığım bazı cümleleri tuttum hafızamda. (Ki bunu gelişine vole yazımda kendimde söylemiştim) Sözcükleri kalabalık olan, her şeyi analiz edip, pratiğin sadece yüzde ikisinde yer alan minnak bir kalabalığın içinde. İçindeyken çoğunlukla bir şeyler katarken, izlerken ve yine yalnızken. Yalnızlığımdan şikayetçi değilim. Kendimi besleyen ve iyileştiren bir yerde duruyorum. Okumayan, araştırmayan hatta kendi alanı ile ilişki kurmayan bu yerdeki herşeyi sorgularken ezbere kurulan cümlelere kötü bir filmin hiç bir yorumu haketmediği fikri ile susuyorum. İnsan ilişkileri, kişinin kendi icrasına yaklaşımı, öncelikleri ve iletişim dili benim ilişkilenme şeklimde belirleyici oluyor. Ve istesem de istemesemde buna riayet eden yanım günün sonunda yalnızlaşıyor. Fakat benim için bunun önemli noktası şu ki; bu sonuç negatif değil. “Bununla övünüyorsun ve çok da memnunsun“  olarak duyduğum belirleme, kısmen eksik; aslında haz alıyorum. ; ) suçluluk mu duymalıyım? Beni beslemeyen ve geliştirmeyen bir yerde yalnızlığımdan beslendiğim için güçlü hissediyorum. Bana bu gücü sağlayamayan, beni geliştirmeyen yetersiz kalan ortamın yansımasıdır bu haz. Kendimi iyi hissetmek için çok güçlü nedenlerim var ve yalnızlık kötü değil. Uzun uzun düşündüm bu olguyu. Ve hayatımın her yerinde yalnız olduğumu fark ettim. Öldürmeyen şeyin güçlendirmiş olduğunu, kendime de altını çize çize göstermiş oldum. Yapayalnızsın Yeşim ve öyle ya da böyle yapmak istediklerini yalnız yapmak zorundasın… 

Demek ki burayı es geçmemeliyim. Bu tanım, bir sorun değil farkındalık olmalı bana. 
(Kürt) Kültür Sanat alanı içerisinde görmezlikten gelinen bir alanın (dans) bir bireyi olarak giderek yalnızlaştırıldığım bir alanda kendi gücüm ve ilişkilenmelerimle nefes almaya çalışıyorum. Kendi sahnelerimizde sahne almak hayal değil kızılötesi bir alana dönüştü. Bunu iyileştirmek için özel bir çaba sarf edilmiyor. Küçük çaplı girişimler sadece girişim olarak kalıyor. Beden diline alan açmak, en eğitimli kişinin bile (tırnak içinde modern) insafına kalarak karara bağlanıyor. Geriye metropollere hapsolmuş alanlarda bir yarış atı gibi koştururken kendi kişisel ilişkilerimin ağları içerisinde bir köşe yaratmaya çalışıyorum. Yaratıyorumda ama yalnızım. 

Her çalışmada gücümü fikrimi ve varlığımı isteyen herkes sahnede olmam söz konusu olunca şartları koşulları dile getiriyor.  Ağustos’ta Amerika’ya gittiğimiz festivalde ne kadar yalnız bırakıldığımız bunun açık kanıtı.  Biliyorum, koşulları biliyorum çünkü ben 15yıldır aynı koşullarda dans ediyorum. Dolayısı ile sonuçlar bana inandırıcı gelmiyor. Bugün tek başıma çıkardığım bir kadın dans projesini tek başıma finanse ettiğim ve tek başıma organize ederken yalnızlık kavramını derinlemesine her gün sorguluyorum. Buradaki yalnızlığı ben seçmiyorum ama bunu dile getirişim önem arz etmiyor. Asıl sorun tam olarak bu. 
8mart haftası için aranıyorum, dayanışma için. Evet 8mart çok önemli, peki her koşulda bütün her şeyi tek başıma göğüslerken neden kimse benle dayanışmıyor? Yalnızlığı burdan sorgulayan var mı? 
Ağlamıyorum, yakınmıyorum, mutsuz da değilim ama yüksek sesle sorguluyorum bu yalnızlığı. Yıllardır tek başına (konu; dans) konuşuyormuş gibi bir hisse kapıldım bu bir kaç gün içinde. Yazının başındaki cümle bu yüzden önemli; aklın kaybolduğu bir yerde olmak istemiyorum. Jacques Ranciere in Cahil Hoca kitabından.
Şubat okuması içinde kalbimi ferahlattı, diyor ki;

İrade, seçme mercii olmaktan önce, hareket etme, kendi hareketine göre eylemde bulunma kudretidir.” 

Ben, çok fazla seçeneğin olmadığı bir eylem kudreti içinde ilerlemeye çalışıyorum. Koşullarını kendi kendime yaratmak zorunda kaldığım daha doğrusu yalnız bırakıldığım bir pratikle ilerliyorum. Tuhaftır kendimi daha güçlü hissettiğim benzer dönemleri çok az yaşamışımdır. Ama sorguluyorum; kendi kendime oluşturduğum bu mekanizmada hep yek ilerliyorken, içinde bırakıldığım bu yalnızlığa kim? ne zaman? cevap olacak ya da olacak mı? Olmayacak. 
His değil bu, görece bir fikirde değil, görünen köy meselesi… 
Benim için artık netlik önemli, Hakikat önemli.
Diyor ki;
“Kendi yörüngesinde olmayan kimsenin hakikatle ilişkisi yoktur.”
İyi diyor.

Gemellus superior ve inferior olarak kalçadaki en küçük kaslardan biridir. Hissedilebilen bir yüzeyde değildir. Femur’a (üst bacak kemiğine) lateral rotasyon (dış rotasyon) yaptırır. Yani varlığı diğer kaslar kadar elzemdir“Dans”ta öyle…
Bilin istedim.

ocak

Sıkı bir Aralık kapadım, önce bir kapanış yazısı yazdım ama sonra o kadar da gerekli görmediğimi fark edip sildim. Yine Aralık’ta aldığım “Eros’un Istırabı”nı, Ocak’ta okumaya başladım. Nitekim 2019’a girişimde de “Şeffaflık Toplumu”nu okumuştum. Byung Chul Han’ı sevdiğimi daha önce yazmıştım. Bu sebeple başlangıcı yine onunla yapmak istedim. Henüz 11.sayfayı iştahla çevirirken daha önceki kitabında bahsettiği “Aynının cehenneminden kurtularak Başka’ya yönelmemizi sağlayacak tek şey kıyamettir” deyip, Lars von Trier’in 2011 yapımı Melankoli filmindeki benzer bir olayın, bir felaketin bildirmesiyle başlayan içeriğini girdi. Tek bir nokta üzerinden değerlendirme yapsa devam edecektim okumaya ama “antares, akrep takım yıldızı ve Justine’in ‘Başka’ya açılan karakterinin detaylarına girince kitabı bırakıp, filmi açtım. Yareppem ne güzel başlıyor film.  Ophelia’yı görüyoruz, Bruegel’in “Avcılar” tablosu gökten düşen ölü kuşlarla yeniden zenginleşiyor. Justine’in kendi düğünü sırasında iyi hissetmediği için çalışma odasına gittiği bölümde kitaplıkta açık sergilenen kübik resimli bazı kitapları kendi istediği başka kitaplarla değiştirdiği sırada kenara bıraktığım bu kitabın kapağındaki Carl Fredrik Hill’e ait bağıran geyik resmini görüyorum. Bunun yanısıra Caravaggio, Millias’ın da resimleri var. Chul Han, resimlerin kimlere ait olduğunu itina ile detaylandırmış ve buna müziklere dair bilgisinide eklemiş, internete göz atarken filmle ilgili şu blog yazısına rastaladım.  http://www.sanatblog.com/melankolinin-esin-kaynaklari/  filmin başında Brugel ve Millias’ın eserleri dikkat çekici işlenirken çalışma odası bölümündeki resimler ve ressamlar 5/10 saniyeye sıkıştığı için kaynakları detaylandıran bu yazıyı, dönem ve içerik bilgilendirmesi adına sevdim. Liseye geri dönmüşüm gibi bir pırıltı oluştu gözümde. Sanki yeniden resim atölyesindeki masamdayım ve ressam olacağıma inancımı hiç kaybetmemişim gibi.. Bir süre inanmıştım  ; ) ama öyle değilmiş. Yine de bana kazandırdığı sanat tarihi bilgisi ve her yerde galeri görme telaşımı hala dizginleyemiyorum, iyi ki… Okumaktan zevk aldığım iyi bir kültür kuramcısının resimleri ve ressamları bu denli iyi analiz etmesi okuyucu olarak beni etkiliyor.

Aynı etkiyi Jeanette Winterson’da da görmüştüm. Ekim 2019’da  “sanat başkaldırır” kitabını okumuş ve “şut ve gol” yazımda değinmiştim. Aynı kitaptan resim sanatına yaklaşımına dair şu anektodun altını çizmişim;  “Tabloları hızla akan film kareleri gibi bağlamlarından koparılmış, dağıtılmış, itilip kakılmış sonu gelmez açıklamalarla aşırı edebileştirilmiş, aşırı miktarda ve ardı arkası kesilmeyen odalara sıkış tıkış doldurulmuş halde görmek onlara aşık olmayı güçleştirir. Aşk zaman alır. Siz de müzelerde benim kadar zorluk çekiyorsanız, tabloların tuhaf hayatlarına dahil olabilmek için yapacağınız şey; tekrar tekrar görmek isteyeceğiniz bir şey (ne olursa) bulana dek çağdaş sanat sergilerini mümkün olduğunca takip etmek olabilir.” (Canım kadın) 

Son dönem bazı şeyleri takip ederken ben yorulduğumu hissettiğim bazı anlar yaşadım. Misal Eylül’de uğradığım Contemporary İstanbul yüzdeye vurunca ortalamanın altında bir heyecan (hezeyan) yaratmıştı. Sonrası galeri adına yeni bir şey görme isteğimi kısmen dondurdum. Daha fazla tiyatro ve dans izlemek ise ilaç gibi geldi. 

Hala çok isteyipte yapamadığım bir şey var ki o da film izlemek. Sinema dışında izlemeyi başaramadığım bu şeyi yalnız kitaplar yaptırıyor. İki saati kapsayan bir filmi ortalama 4/5 mola ile bitirebiliyorum (Animasyonları dışında tutuyorum) ve bunu yaparken epey bi kasvet çöküyor üstüme. Aylaklık zamanları adı altında süresi 45dk. yı geçmeyen şeylere haftada 3gün yer vermeye başladım. ; ) kendim için ısınma turları…  Çünkü izlemem gereken bir film listesi var. Chul Han’ın önermesi ile start vermişken durmak istemiyorum. 

Dansa gelirsem; nazarlar değmesin 31 Ocak “La Loba”mıza yer kalmadı. 23 Şubat için gaza kökledik. Bunun dışında Mezopotamya Dans olarakta benim koreografisini üslendiğim bir solo, birde düet 15 Mart’ta 15.yılımıza gireceğimiz gün sahnede olacak. Epey yoğun bir prova takvimi içinde zevkle boğuluyorum.  2020’ye hızlı başladım ve kendimi durduracak değilim. 

Kalbim eskisinden de güzel, bir Wall-e var, benden içeri…

 

la loba

Vahşi doğayla bir ilişki geliştirmek kadının bireyleşme sürecinin temel unsurlarından biridir. Bu ilişkiyi kurmak için kadın karanlığa dalmalı ama aynı zamanda telafisi mümkün olmayan bir şekilde tuzağa düşüp yakalanmamalı, orayan giden yolda ya da dönüşte öldürülmemelidir. 
Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estês

Başka kitaplar okuyorum fakat bu kitabın yansıması ile yeni sahnelenecek olan esere katkısına dair yazmak istedim bu kez. 
Ekim 2013’te aldığım bu kitap, 4ay rafta bekledikten sonra kalınlığı ile önce gözümü korkuttu, sonra da içeriği ile içimi allak bullak ederek çok da idrak edemediğim bir sıkıcılıkla uzun süre elimde kaldıktan sonra itelediğim bir yerde durdu. Kitap okumayı henüz bilmediğim ve içerik olarakta hazır olmadığım bu bilgi muhtemelen beni sarstı ve boşverdim. İlerleyen zamanda bir daha geri dönmek için bir istek duymadım bu kitaba. Aradan geçen 3/4 sene içinde ciddi bir kitap okuyucusuna dönüşürken yine yüz çevirdim Estes’e. 
Ta ki 2018 Aralık ayına kadar. Yaşadıklarımız bizi önce dibe çekip sonra yüzeye çıkarıyor, ki plie’ye inmeden jump yapamazsın. İlk dans dersimi aldığım, Maral Ceranoğlu (ki benim için artık bir atasözüdür, söylediği) “Küçülmeden büyüyemezsin” derdi, bunu geçirdiğim her süreçte enine boyuna yaşadım. iyi ki… 

Önce küçülüp sonra büyüyen ve büyümeye çalışan her kadının danışmanı olmalı bu kitap. Ağlama krizlerimin sonlanamadığı, bir adım atsam on adım gerilediğimi hissettiğim yıkık bir süreçten geçiyorum.(2018) Eylül’e kadar uzun bir süre okuyamadığım bu süreçte, Eylül’le beraber, kitaplarla ilişkim yeniden muazzam bir hız kazanıyor. O kadar çok ağlıyorum ki ağlama krizlerim bitmeyince kurtulamadığım bu şeyi bir rutine çevirmeye karar veriyorum. Her gece süresini belirlemediğim bir ağlama meditasyonu ile matıma oturuyor, rahatlıyordum. Bir süre sonra kendi içinde ehlileştiren ve çok ağladıktan sonra gülümseten bir an-a dönüşüyordu bu meditasyon. Bir gün yine, günlük koşuşturmalarımın sonlandığı vakit mata oturdum ve sakinleşmeye çabaladım. Uh! Olmuyor, ağlayamıyorum. Sinirlerim bozuldu, başaramadığım bir bu kalmıştı. Bir kaç gün daha yine denedikten sonra 2aydan fazladır yaptığım meditasyon beni boşa çıkardı düşüncesi ile epey bozuldum. İnsan yaptığı her şeyde başarısız olmamalı diye iç geçirdim. 

Aslında böyle bir başarısızlık söz konusu değil fakat üst üste gelen bazı negatiflikler bizi alaşağı edebiliyor ve kendimizi bok gibi hissedebiliyoruz. Böylesi boktan bir süreç, küfrün az geldiği ve çaresiz kaldığım ender zamanlardan biriydi. Aralığın ilk haftası (2018) biten yeni bir kitabın ardından bu yılı yarım kalmış bir kitapla kapatabilirim düşüncesi baskın geldi ve Estês’e uzandım. 
Başladım…
Bir kitaba ne kadar geç kalmış olursan ol, anlamaya hazır olduğun zaman, doğru zamandır. Ben hasta idim ve ilacım elimdeydi. Şimdilerde başucu kitabım olan Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öykülerini anlatan “Kurtlarla Koşan Kadınlar” hazır olduğunda okunması gereken bir kitap. Yüzleşmek ve gücünü fark etmek isteyen her kadına kendi kararları, yaşamı ve seçimleri için perspektif oluşturuyor. Başımı kitaptan kaldıramıyorum, o kadar çok not alıyorum ki, her paragraf başka bir şey için karalanmış oluyor. Nasıl bunca zaman okumamışım? Nasıl? Nasıl? Nasıl? Çırpındığım ve mutlu olduğum ender kitaplardan biri bu. Derin uykulardan uyandırıyor. Ve kendi pratiklerimle buluşturuyor;

“Bir kadının hayatının bazı anlarında, durmaksızın ağladığı; sevdiklerinin yardımı ve desteğine sahip olsa bile ağlamaya devam ettiği anlar vardır. Bu ağlama, yok ediciyi uzak tutar. Gözyaşları, psişenin durmadan enerji sızdıran yırtıklarını onarır. Sorun ciddidir ama daha kötüsü olmaz- ışığımız çalınmaz çünkü gözyaşları bizi bilinçli kılar. İnsanın ağladığı sırada uykuya geri dönme şansı yoktur.” Bingo! Bitmedi ; )
“Gözyaşları onun koruyucusudur. O halde ihtiyaç zamanı bitene kadar devam etmelidir. Bazı kadınlar ağladıklarında bedenlerinin ürettiği su miktarına şaşırırlar. Bu sonsuza kadar sürmez ve ruhun bilgece kendini dışavurmasıyla birlikte sona erer.” 

Tüm bunları ağladığım vakit okusam vahiy indi sanabilirdim. Ama hemen sonrası rast gelmek ne kadannn leziz, anlatılmaz. Örnekleri paragrafları alıntılamakla bitiremeyeceğim derinlikte bir kitap hazırlamış Estes. Her kadın psişesi ile tanışmalı, La Loba’yı bilmeli, Mavi Sakalı görmeli, Baba Yaga ile sınanmalı, iskelet kadını kabullenmeli, tuzaklara düşmeli ve ölmeden iyileşmeli. Hepimizi etkileyen kitaplar vardır muhakkak ama bu kitap kendimi tanımaktan öte bir şey yarattı bende. Asla kopamayacağım bir aile ferdine büründü. Sanki hep benimleymiş gibi… 
Kadın olarak kendimize dair bir çok şeyi bilsekte davranış olarak bir çok şeyi doğru noktalardan ele almadığımız için her türlü şiddete maruz kalıyoruz. Düşüncemizin, bedenimizin ve kalbimizin yara almasına açık bir konumda olduğumuz içinde ataerkil toplumun tüm pipi nüveleri bundan her şekilde faydalanıyor. En çok kalbimiz kırılıyor, çünkü en çok onu açıyoruz. Fakat geçelim kalbi, ki geçilecek bir konu değil ama daha gündelik hallerden ele alalım durumu sonuç yine değişmiyor. En geniş fikirli, en tahsilli topluluklar, çevreler yahut arkadaş gruplarında bile erkeğin basit bir fikri önemli olurken kadının aklı küçümseniyor. Hatta bu topluluklarda en kötü şakalar medeni erkekler tarafından kadınlara yapılıyor. Daha da basitleştireyim; bazen erkekler yakınlık derecesine istinaden karşısındaki kadına, fiziksel görüntüsü sebebiyle şaka yollu bir aşağılama ile aslında şiddeti uygun görüyor. Normalde çok hassas ve nezaketli olan  bu kişiler aynada kendi kusurlarını görmezken, fikirde dilinin tüm kabalığı ile açık sözlülük adı altında karşısındakinin kısa boyuna üstü örtülü hakaret, bedenin belli bölgelerine uslupsuz şakalar yapar, bu dili kendinde hak görür. Çünkü bu ona toplumca verilen bir rahatlık statüsüdür. Sonrası özür dilemeyi bilse de özde yitirdiği saygının farkında değildir. Bu tür durumlarda kadın fikirde çok netse bunun önünü hızla alır ama bu her zaman bu şekilde gerçekleşmez. Fakat geçte olsa her durumda her kadın bunu dile getirmelidir, Çünkü  Estes şöyle der;

“Bir kadın, kültürün ve yeryüzünün parçalanmasını bir gecede durduramayabilir ama kendine bunu yapmayı bırakabilir.” Ekliyor;
“Kadınların bedenlerine yönelik saldırı, özünde, kendisinden öncekilere olduğu kadar ondan sonra gelecek olanlara da yönelik uzun menzilli bir saldırıdır. kadınlar belli bir büyüklük, biçim ya da boy için veya klişelere uymak için açlık çekmekten çok, kendilerini kuşatan kültürden temel bir saygı görememenin açlığını çekerler. İçerdeki ‘aç’ saygı görmeyi, kabul edilmeyi ve en azından klişeleştirilmeden karşılanmayı özlemektedir.” 
Bu tür durumlardan uzak durmak mümkün değil ama Estes’in çokça altını çizdiği gibi tuzakları görmeli yaşamalı fakat içinden sağ çıkmalıyız. Önemli olan bir kadının bunu kendine defalarca yaşatmaması ve hak ettiği saygıyı kendine iade etmesidir. Çünkü bu, bir erkeğin bize saygı duyması ile gerçekleşmeyecektir. İşin özü bunu bekleyen her kadın kendi ışığını söndürmüş olacak. 

“İnsanın kendi ışığının donuklaşması, birikimlerine bakmadan herkesi bulabilir.“ Hemde statü gözetmeksizin! Şuradan bakmayı ihmal etmemek çok önemli; Kimsenin estetiği üzerine şekillenemeyiz, üzerimize kurulan bir cümlenin mutlak doğruluğu olmadığı gibi bunun karşısında durabilmeyi ve örtülü anektodu açık tartışıp ortalığı temizlerken kilim altına süpürmemeliyiz. Çünkü içimizdeki doğru bunu dert eder.
Estes “Bir kadın, tüm içgüdüleri sağlam ve yerinde olarak doğar.” diyor. Bu da bize kendi yöntemimiz için ışık tutar. Şu gerçekten açıktır; bizi hiç bir söylem öldüremez ama yaralanmalara her daim hazır bir asker olmak zorunda da değiliz. Savaşçı değiliz biz. Temelde kendimize bu şekilde davranılma yolu hep açıksa, bize karşı olan davranış şekillerine izin verdiğimiz içindir. Bunun bilinci kolay oluşmasa da, önce kendimizi sevip, kendimize saygı duyarak başlayabiliriz. Gerisi pipilerin kendi sorunu olarak kalır. Bırakalım kendi estetik yargılarını kendileri için kullansınlar, çünkü istedikleri kusursuzluk bunu gerektirir. 

Tüm bunları hem okuyup hem yaşarken zamanda yoğuruyorum elbet. Konu işin fiziksel kısmına değinmiş gibi görünsede anlaşılıyor ki psişe ve kişilik bir bütünen yara alıyor. Fakat neden erkeklerin bizi bu denli yaralamasına izin veriyoruz? sorusunu çok sesli çözmeye çalışıyoruz bu sıra, kadınlar erkeklere nazaran yargılamaktan daha uzak bir yapıya sahip olduğu ve sarılmayı esas aldığı için olabilir. Uzun yıllardır çalıştığım kendi grubumda yalnız bir kadın olarak, başka bir ekiple koreografisini bugünlerde bitirdiğim bu yeni projede bunu kadınlarla deneyimlemek daha iyi bir netlik getirdi. Kıyaslamaların, yükselmelerin ve hırsın az olduğu bir atmosferde gördüm ki her kadının kendi rengi ortaya çıkıyor. Kendini ifade etme sorunu ortadan kalkıyor. Telaş yok, endişe yok. (Bunlar genel söylemler tabi ki, herkes aynı hissiyatta değildir muhakkak.) sadece anda olmak var ve bu çok kıymetli.

Boyu, kilosu, saç rengi, ruhu, düşüncesi ve kimliği ile 8 farklı kadınla çalıştım son 1yıldır. Tanışıklığımız 3yılı buluyor bir çoğu ile ama bu repertuvarda 1yıldan fazladır çalışıyoruz birlikte. Hareketi ortaklaştırdığımız her anda birbirimizle bağımız güçlendi. Kadınlarla ilişki kurmakta zorlandığım uzun yılların sonunda şeytanın bacağını kırma hissini ilk kez yaşıyorum. Onlara verdiğim enerjinin bana geri yansıması Estes’in deyimiyle psişemi güçlendirdi. ; )
İyi ki buluştuk dansla, iyi ki bırakmadılar hiç etkileşimi.
Heves, Yaprak, Hande, Hande(cedim), Yasemin, Ayça, Merve, Sera…
İleriki dönem bizimle olacak ve şimdiden gülüşünü esirgemeyen Cansu…

Daha kıymetli bir ilişki kurulamazdı, henüz çıkmadık sahneye, her şey yolunda giderse 24kasım ilk dansımızı Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezinde yapacağız. Koreografiyi, hareketi, konuyu herşeyi bir elekten geçirdik fakat açıkçası artık benim için bunların ötesinde bir şey mevcut artık. Günün sonunda sadece iyi bir iş, iyi bir dans çıkarmanın sonucunu duymayı arzu etmiyorum. (Ki buna seyirci karar verecek)

İlişkilenmelerin yani hayatımızda olmasını istediğimiz kişilerin ve durumların önemi daha büyük bir önem arz ediyor.
Estes Kibritçi kız’ın hikayesinin analizini yaparken şunlara değinir;
“Bizi ısıtan, yaratıcılığımızı onaylayıp öven gerçek kişilerle birlikte olmak, yaratıcı hayatın akışı için esastır. Aksi halde donarız. Beslenme, hem içerden hem de dışardan gelen seslerin oluşturduğu bir korodur. Sanatınızı yani hayatınızı desteklemeyen hiç kimse için zaman harcamaya değmez.”
Farklı olun diyor Estes, ya da farkınızı yaratın. Bunun için çabalıyorum, garantici tüm hallerden kaçarak, kimseye sığınmadan yapmak için çabalıyorum.
“Farklı kadınlar listesi çok uzundur. Son bir kaç yüzyıldaki rol modellerini düşünün; büyük olasılıkla hayata kıyıdan başlamış ya da bir alt gruptan ve ya ana akımın dışından çıkagelmiştir.” görüyor ve arttırıyorum. Korkmuyorum, çünkü denediğim herşey zamanı doğru hesaplayamasam da oluyor. 

Şimdi bu repertuvarla yeni bir şey denemiyoruz. ‘La Loba’ tazecik bir eser, içimizdeki kadını anlatıyor. içimizde patlayan sevgileri, sarılamadığımız her anı anlatmaya çalışıyor. İçinde benim kaybettiklerim ve de kazandıklarım var. Yanı sıra rengini arayan tüm kadınlara atfen bir ses…
Bu süreçte iyi ve özellikle kötü deneyimleri yaşatarak, zihnimi daha önemlisi kalbimi açan ve beni güçlendiren herkese sarılıyorum. Samimiyetle, valla ; )

fotoğraf, Zeynep Papuccu

Fromm’ca…

“Büyük çoğunluk sevme sorununu, sevmek’ten kişinin kendi sevme yetisinden çok, sevilme sorunu olarak görür.” Erich Fromm 

Yurdanur Salman çevirisi ile geç kaldığım kitapların ilki olan “Sevme sanatı” ile Erich Fromm’la nihayet tanıştım. Geç kaldığım onca kitap, yazar ve düşünürün içimde bir sancı yaratmasına izin vermiyorum. Zaten bunca zaman, otuz yaşına gelmeden okunması gereken kitaplar listesi saçmalıklarına da prim vermedim. Nitekim kimilerinin 18’inde okuduğu bazı kitapları ne kadar idrak ettiğinden şüpheliyim. Konu bu değil, Retro’dayız, sinrlenmicem! 

Bu ay hatırı sayılır kült eserlere (kült; belki tartışmalı bir tanım) eğilmeye karar verdim. Zamanda yetişemediğim ya da cehaletimle ötelediğim bazı klasiklere göz kırpacağım. Kimine ayıp, kimine günah bana ise normal gelen bu zamanlama ile “Suç ve ceza” ya dün başlamış bulundum. Romanın kalınlığı çanta ağırlığı dışında bir endişe yaratmıyor. Daha çok önümüzdeki 5/6 günün okumasında Sovyet ağırlığı beni yeniden soğuğu ile saracak diye endişeleniyorum. Dilerim yersiz bir kaygıdır, unutmak istediğim ve Kafkasya sınırlarına yeniden uzanmak istemediğim bir endişe bu. Okudukça göreceğim galiba şimdi Sevme Sanatına geri dönüyorum; 

Erich amcanın dili akıcı ve ikna edici. Karşılaştırmalarını ve antitezlerini genellikle Freud üzerinden çözümlemiş. (Geç kaldığım bir diğer isim de bu.) Bu kitaba istinaden karşılaştırmalı sunduğu birkaç kaynağı merak etmekle birlikte yaşadığı dönemi göz önünde bulundurarak (Freud’un, 1.Dünya savaşı sonrası inanışlardan etkilendiği vurgulanıyor) bu dönemin epey gerisinde olan düşüncesine göre “sevgi incelemeye değer bir şey değildir” savı, kendi yaşadığı dönemi ve ele aldığı konuları hangi eksende tartıştığı kısmını iyi irdelemek gerekiyor. Anamalcılığın yapısı içinde işlediği insan kavramını kadın erkek ilişkilerindeki analizleri, E.Fromm’un karşılaştırmaları üzerinden okurken epey rahatsız oldum. Tabi ana kaynağı bizzat okumadan eleştirmeyi çiğ buluyorum. Sadece daha hiçbir cümlesini okumadığım bir psikanalizin ikidir başka bir kitapta önüme gelen kuramlarının karşılaştırmalarının oldukça itici geliyor olması bir sorun olmaya başladı. Birini henüz yeterince tanımadan soğuma kısmı canlı cansız olarak değişkenlik gösteriyor mu? kısmını kitaplarla henüz yeni yaşıyorum ama statik olmamaya çabalıyorum. Sonuçta herkesi de sevemeyiz diyor  Fromm. Ben onun yalancısıyım…
(Kitaplığa girmeden Freud harcama cehaletine sen düşürme yareppem. Kendimden korktum, bu özgüven ürkütücü.) 

“Sevme sanatı” hem kuramsal açıdan zengin hem de yaşadığımız güncel hayatın bir özeti. Okuyucuya hap gibi bir bilgi sunmuyor ki, önsöz de gayet sevimli bir cümle ile sırıtarak başlıyor ilk paragraf; 

“Bu kitap, sevme sanatı konusunda hazır bilgi isteyenleri umut kırıklığına uğratacaktır. Tersine, burada gösterilmek istenen şey sevginin, belli bir olgunluğa erişmeden, rastgele herkesin tadabileceği bir duygu olmadığıdır. ”  

Bilmediğimiz bir bilgi sunmuyor, Fromm. Yinelemeyi unuttuğumuz şeyleri hatırlatıyor ve yöntem gösteriyor. Birde zaten pratiğini yaşadığımız ama kendimizi tanım olarak yerleştiremediğimiz konumları aydınlatıyor. Kendimi, ablamı babamı, annemi ya da eski sevdiğimi/..klerimi gördüğüm birçok yeri zevkle çizdim yine. Bazı yerlere isimlerle not aldım.  
(“Y” sarının adını yazmak hoşuma gidiyor, masama konuk oluyor. Ben ondan bahsettikçe sinirleniyor. Olsun, Okusa da okumasa da bir yerinden hissediyor, hissetmeli hissedecek ; )    

Aslında paragrafın bir yerinde ben değil o beni buluyor; 
“Çağdaş insan ya geçmişte yaşar ya gelecekte; o anda yaşamaz. Romantikliğe kapılıp çocukluğunu, annesini düşünür ya da gelecek için mutluluk planları kurar. Sevgi, ister başkalarının uydurma yaşantılarını açlıkla paylaşarak, ister bu andan kaldırılıp geçmiş ya da geleceğe itilerek yaşansın, bu soyutlaştırılmış, aslından uzaklaştırılmış sevgi biçimi gerçekliğin, kişinin yalnızlık ve kopmuşluğunun verdiği acının yumuşatılmasına yarayan bir uyuşturucu yerine geçer.”  

Birçok uyuşturucu etkisi var diyor Fromm 
“Bazıları alkol, bazıları gerçek uyuşturucu yardımıyla yalnızlıktan kaçmaya çalışırlar ve kendinden geçme durumunun sona ermesiyle daha büyük bir yalnızlık duygusuna kapılırlar.”  
Bunun örnekleri çok. 
“Bunun biraz değişik olanı, cinsel birleşmeye sığınmaktır. Bir bakıma bu yapayalnız kalma sorunun yarı yarıya çözülmesidir. İnsanı kendinden geçiren bu birleşmelerin hepsinde ortak olan üç özellik vardır; yoğun ve vahşidirler, kişiyi hem beden hem de kafa olarak baştan aşağı sararlar; geçicidirler ve belli sürelerle yinelenirler. Sevgisiz cinsel birleşme uçurumu ancak geçici süre için kapatabilir.” partiiiii 

Kadın erkek ilişkileri üzerinden Erkeklere dair çok çarpıcı analizleri var ama her şeyi örneklendiremiyorum. Yazarken bazı özel durumları koruma fikri etikleri devreye sokuyor. Örneklerin çokluğu sonucu değiştirmeyen bir kasada koruma altında şimdilik. Sadece bana özel şeyleri devreye sokabiliyorum. Her şeyi dökme fikri iyi olmasa gerek zati. Kitabın 3. bölümü olan bu bölüm, bileşik sayının en küçük sayısı olan 4 gibi bir beden büyük geliyor içime. Çifter çifter büyüyor cümleler. Bunu kesinlikle yazmalıyım dediğim paragraflardan vazgeçiyorum, çünkü; kendimi esas alarak analiz etmeliyim. Ben ne yaptım? Ben nasıl yaşadım? Geç başkalarının nasıl yaşadığını ya da nasıl gördüğünü beni ilgilendiren benim pratiğimin analizi olmalı. Yine başkalarını yermekten kurtarıyorum kendimi. Belki de kurban etmemeyi kendimi. İki olasılıkta içimi yükseltiyor, iyi hissediyorum, nihayet. Ben nasıl seviyorum ya da ben nasıl kaçıyorum orası kıymetli…  

Çok güzel seviyormuşum, bu bol keseden saçma-larım beni helak etse de kalbi sere serpe tuttuğum için zenginliğimin bitmeyeceğini fark ettim. Acayip bir his, bakalım kollarımı sonuna kadar açıp daha ne kadar boka saracağım. ; 
Ama fakirlere de birkaç tatlı giydirmede bulunmuş Fromm,  şimdi onu alıntılamazsam olmaz; 

“Verme eylemi olarak sevme yetisi, kişiliğin gelişmesine bağlıdır. Yaratıcılığın baskın bir duruma gelmesini öngörür; bu durumda kişi bağımlılığını, kendine tutulmanın verdiği güçsüzlüğü, başkalarını kullanma, hep alıcı olma isteğini yenmiş, kendi insanca güçlerine inanmakta, istediği amaçlara ulaşmakta kendi güçlerine güvenme gözü pekliğini elde etmiştir. Bu özellikler ne ölçüde eksikse, kişi kendini vermekten bu yüzden de sevmekten o denli korkar.” 

Madde evreninde vermek, zengin olmak demektir. Çok şeyi olan değil, çok veren zengindir. Bir şey yitirmekten korkan istifçi, ruhbilim diliyle söylersek ‘yoksuldur’ ne çok şeyi olursa olsun yoksul bir kişidir.” 

Duygu yoksunu… Varlık içinde yokluk böyle bir şey olsa gerek. Nesnel olmayan ve herkesle eşit olabileceğin tek bir şey varsa o da duygu. Nefret ya da sevgi. Dilediğini geliştirebilir dilediğin kadar verebilirsin. Ama az ama çok ama isteyerek ama istemeden… 
Fakat buradan şunu anlıyorum ki fakirliğin her hali kötü. İnsan zenginliği çözümleyince yoksula bir canı sıkılıyor. Yine çok duyarlıyım, kesin inciticem birilerini diyorum, incitemiyorum. Yapısal olarak fazla duygusalım bu sebeple bir anda yükselebiliyorum, yükselişlerime bazen beklenmedik kararlar dahil olabiliyor, kendimi esas almaya başladığım koruyucu bir tutum, acayip bir serotonin bu.  

Fromm’u çok sevdim, finali onun 4. bölümündeki açılış paragrafı ile yapıyorum; 
“Sevme sanatının kurumsal yönü üzerinde durduktan sonra şimdi, karşımıza çok daha güç bir sorun, sevme sanatının uygulanması sorunu çıkıyor. Bir sanatın uygulanması konusunda, o sanatın uygulanmasından başka bir yolla bilgi edinilemez.  
; ) Çok tanıdık, dans bu.  

 
illustration, Giulia rosa 
müzik, Max Richter/ Vivaldi The four Seasons Spring1

 

.